Aşağıdaki yazıyı yaklaşık onuncu kez bir başka yerde daha görünce yazma gereği duydum.
"Deprem Bölgesindeki Belediye Başkanları Çağrıda Bulunuyor;
İş makinelerini buraya gönderin..
Doktorları buraya gönderin...
Polis buraya gelsin...
Mehmetçik bize yardım etsin...
... Para gönderin...
CEVAP VERME ZAMANI ASLINDA;
İş makinalarını yaktınız...
Doktorları öldürdünüz...
Polisi taşladınız...
Mehmetçiği ŞEHİT ettiniz...
Gönderilen paraları belediyeleriniz pkk ya verdi...
NEYSE Kİ İNSANIZ... BEKLEYİN, YARDIM EDECEĞİZ."
Bu tip yazılar beğenildikçe ve paylaşıldıkça
Ne iş makinaları sağlam döner,
Ne doktor kalır, ne polis.
Mehmetçiğimizin kanının yerde kaldığıyla kalırız ancak.
Haftalık yaslarımıza boğuluruz.
Nasıl oldu da bu raddeye geldi bu iş? Bu nasıl bir vicdansızlıktır ? Daha da önemlisi bizim tanıdığımız bildiğimiz, göğsümüzü göre göre gururla anlattığımız, asil, bağışlayıcı, yufka yürekli Türk insanı bu mudur?
Asla değildir!
10 sene önce olsaydı bu deprem, yine bölgedeki oyların çoğu terör örgütü destekli bir partiye gitseydi. Yine sayısız şehidimizin ardından yaşansaydı bu acı olay, yine aynı cümleler sarf edilecek miydi?
Asla edilmeyecekti!
Peki ya ne değişti 10 senede ?
Kürt açılımı denen bişeye imza atıldı! Sorun çözme adı altından sorun çıkartmak için düzenlenmiş bir politika.
Bu politika kapsamında pişman olmadıklarını söyleyen pkk üyeleri yargılandıktan sonra serbest bırakılıp davul zurna ile Türkiye'ye girdiler. (Bu sırada kanıtların gizliliği nedeniyle hiçbir sebep gösterilmeden, gazeteciler, gerneraller ve kitap yazarları yargılanıp hapse gönderildi.)
Türkiye sınırlarına başka bir dilde isimler verilmeye, devlet televizyonlarından devletin dilinden farklı bir dilde yayın yapılmaya başlandı.
Kürt vatandaşlarımız ve bir çok Türk de bunların "hak" olduğunu düşünürken büyük resimi neredeyse kimse göremedi.
Bu ve bunun gibi politikalar sonucu artık sadece devletin içinde değil şehirlerde sokaklarda da Türk ve Kürt olarak iki ayrı kavram oluşmaya başladı. Bu iki kavram eskiden beri birbirinden ayrı anılmazken, Türk diyen Kürt, Kürt diyen Türk demez olmaya başladı. 1980 öncesi sağ - sol diye ayrılan halk Kürt - Türk diye ikiye ayrılarak birbirlerine bir deprem sonrasında bile bu gözle bakar hale geldi.
Deprem bölgesindeki Kürt vatandaşlar depremden bir saat sonra bile "Devlet yanımızda değil bizi yalnız bırakıyor!" gibi isyan söylemlerine, Türk vatandaşlarımız ise "Size yardım gönderilmez aslında iyi bile oldu allhın sopası yok!" gibi nefret cümleleri ile cevap verdi.
Açılımın amacı neydi kestiremiyorum ama sonuçları bunlar oldu!
Eminim ki Türk vatandaşlarımız her nerede olursa olsun bu faciaya desteklerini asla esirgemeyecekleri gibi Kürt vatandaşlarımız da kendilerine yapılan yardımın kaynağının farkında olacaklardır.
Yazıyı Ateş Ünal Erzen'in anılarından bir bölümle bitirmek istiyorum. Aslında sadece bu kadar bile olsa Atatürk'ü tanıyabilmek en azından bundan sonrası için bu konuda önümüzü görmeyi ve doğru adımları atmayı sağlar diye ümit ediyorum. HEPİMİZE geçmiş olsun.
Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
***
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene"
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.